Çoğumuz yapay zekâyı son birkaç yılın popüler teknolojik patlaması ya da bilim kurgu filmlerinden fırlamış fütüristik bir kavram olarak görüyoruz ancak işin aslı hiç de öyle değil çünkü insanlık, düşünebilen ve kendi kendine hareket edebilen makinelerin hayalini binlerce yıldır kuruyor.
Bugün cebimizde taşıdığımız o akıllı asistanların ve karmaşık algoritmaların kökleri, modern bilgisayarların icadından çok daha öncesine, antik mitolojilere, orta çağın dahi mühendislerine ve ilk matematikçilere kadar uzanıyor. Gelin bu teknolojinin tozlu raflardaki şaşırtıcı geçmişine ve yapay zekânın ilk örneklerine birlikte göz atalım.
Antik mitolojiden doğan robot fikri

Yapay zekâ fikrinin tohumları aslında ilk kod satırı yazılmadan çok önce Antik Yunan mitolojisinde atılmıştı. O dönemlerde teknoloji bugünkü gibi çiplerden veya elektrik devrelerinden oluşmasa da "yapay yaşam" kavramı hikâye anlatıcılarının zihnini süslüyordu. Efsaneye göre Girit Adası’nı korumakla görevli bronz dev Talos, belki de tarihin hayal edilen ilk otonom robotuydu.
Hephaestus tarafından yaratılan ve kendi iradesiyle hareket edip adayı istilacılara karşı savunan bu dev, insanların zihninde mekanik bir zekanın mümkün olabileceğine dair ilk kıvılcımları çakmıştı. Sadece Talos değil, Pygmalion’un canlanan heykeli Galatea gibi efsaneler de insanoğlunun cansız maddeye zekâ ve ruh verme arzusunun ne kadar eski olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Doğunun mekanik dehaları ve otomatlar

Tarih sayfalarını mitolojiden bilime, özellikle de Doğu’nun Altın Çağı’na çevirdiğimizde karşımıza sibernetiğin babası sayılan El Cezeri çıkıyor. Orta Çağ’da yaşayan bu büyük mühendis, suyun ve mekanik parçaların gücünü kullanarak "otomat" adını verdiği makineler tasarlamıştı. El Cezeri’nin yaptığı ve belirli aralıklarla müzik çalan robotik gruplar veya suyu otomatik olarak döken mekanik hizmetçiler, bugünkü programlanabilir makinelerin atası olarak kabul edilir.
Bu cihazlar modern anlamda düşünen bir yapay zekâ olmasa da insan müdahalesi olmadan belirli bir mantık silsilesiyle hareket edebilmeleri, bugünkü algoritmaların dişliler ve çarklarla yapılmış ilkel ama muazzam bir versiyonuydu.
Matematiğin gücü ve düşünen makineler

Sanayi Devrimi ve sonrasında ise işin rengi tamamen değişerek mekanikten saf matematiğe doğru kaymaya başladı. Bu dönemin en çarpıcı figürlerinden biri olan Ada Lovelace, makinelerin sadece sayı hesaplamaktan fazlasını yapabileceğini, hatta beste bile yapabileceğini öngörerek tarihin ilk bilgisayar programcısı unvanını aldı ancak yapay zekâ kavramının tam anlamıyla ete kemiğe bürünmesi ve teorik altyapısının oluşması, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alan Turing sayesinde oldu.
Turing, makinelerin sadece işlem yapmadığını, aynı zamanda mantık yürütebileceğini savundu. Ünlü "Turing Testi" ile "Makineler düşünebilir mi?" sorusunu bilim dünyasının kucağına bırakan Turing, bugün kullandığımız yapay zekâ teknolojilerinin de babası sayılır.
Yapay zekânın resmi doğuşu

Tüm bu tarihsel birikimlerin, mitolojik hayallerin ve matematiksel teorilerin sonucunda yapay zekâ, 1956 yılında Dartmouth Konferansı’nda resmî olarak isimlendirildi ve bir bilim dalı hâline geldi. John McCarthy ve arkadaşlarının düzenlediği bu tarihi toplantı, yapay zekânın doğum günü olarak kabul edilir.
O günden sonra laboratuvarlara giren bu teknoloji, satranç oynayan devasa bilgisayarlardan bugün bizimle sohbet eden gelişmiş dil modellerine kadar uzanan inanılmaz bir evrim geçirdi. Yani özetle, bugün elimizin altındaki bu teknoloji, sadece Silikon Vadisi’nin değil, binlerce yıllık bir insanlık rüyasının gerçeğe dönüşmüş hâli diyebiliriz.
